“ŞİDDETİN RÖNTGENİ”

TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Kadın Çalışma Grubu olarak Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü etkinlikleri kapsamında planlanan ilk etkinliğimiz 13 Kasım 2021 tarihinde, 39 katılımcı ile çevrimi içi olarak gerçekleştirildi.

“Şiddetin Röntgeni” başlığı altında İletişimci, yazar, aktivist Ayşen Şahin’i konuk ettiğimiz etkinlikte şiddete, farklı şiddet türlerine, yaşananlara ve alınabilecek önlemlere dair birçok şey konuştuk.

Maalesef hiç tanımadığı birinin kılıçlı saldırısı nedeniyle tedavi gören Mimar Başak Cengiz’in hayatını kaybettiğini, Selime Pişkin’in boşanmak üzere olduğu eşi tarafından arabayla ezilerek öldürüldüğünü öğrendiğimiz bir haftada gerçekleştirdik etkinliğimizi. Her gün üç kadının şiddete uğradığı, şanslıysa hayatta kaldığı bir ülkede yaşıyoruz. Tam da Ayşen Şahin’in dediği gibi “Bu iktidara öldürülemeyeceğimizi anlatmaya çalışıyoruz !”  Şahin, mevcut iktidarın erkek devlet diliyle tüm kurumlarda ve hayatın içerisinde kadına sunulan yaşam alanlarının 20 yılda sistematik bir şekilde daraltıldığını, 20 yıl önceki bakış açımızın daha özgürlükçü ve eşitlikçi bir çizgideyken, şu an birincil önceliğimizin kadınları hayatta tutmak haline geldiğini belirtti. Bunun değişmesi için, salt iktidarın değil, toplumun da dönüşmesi gerektiğinin altını çizdi.

Şiddetin tek bir çeşidi olmadığını söyleyerek psikolojik, ekonomik, dijital ve flört şiddetinin de altını çizen Şahin, “Ancak şu anda en önceliklisi en önemlisi fiziksel şiddetin önlenmesi çünkü kadınlar öldürülüyor.” dedi.

İş yaşamında ve sosyal yaşamda karşılaştığımız cinsiyetçi yaklaşımlar da aslında şiddetin farklı türlerine maruz kaldığımızın en açık göstergesi ve artık kadınların bunun bir çeşit şiddet olduğunu anlaması ve bu eziyete korkusuzca tepki vermesi gerekiyor.

Ülkemizde özellikle cinsel şiddetin tabu olduğunu belirten Şahin, Sibel Hürtaş’ın ‘’Canına Tak Eden Kadınlar Kocalarını Neden Öldürdüler?’’ isimli kitabından bahsederek, Hürtaş’ın kitabı ile ilgili bir söyleşide özsavunma ve meşru müdafaa içerikli bir hikaye paylaştığını belirtti ve  ‘’Bir kadın cinsel şiddete uğruyor ve yargılanırken bunu kanıtlayıp söylemesi durumunda 15-20 yıl bir ceza alabilecekken, sessiz kalıp müebbet yemeyi göze alıyor. Avukat, kadına bu durumla ilgili sorular sorduğunda; kadının ‘’ Bu mahkeme salonu herkese açık ve içeride eski komşularım, esnaf ve benim oğlum var. Çok genç bir erkek. Ben yaşadıklarımı o salonda söylersem, benim çocuğum artık bu şehirde yaşayamaz, kimseyle iletişim kuramaz ve herkesin ona karşı davranışı değişir.’’ cevaplarını veriyor.’’ diyerek, toplumda cinsel şiddetin böyle bir tabu olduğunun yeniden altını çizdi. Aile içerisinde, iktidarın kutsallaştırdığı aile içerisinde yaşanan cinsel şiddet, şiddetten bile sayılmadığını belirten Şahin, cinsel şiddetin yalnızca tecavüzden ibaret olmadığını, bir kadının istemediği şekilde/pozisyonda cinsel birlikteliğe zorlamak, istemediği cinsel konuları açmak, onun izni olmadan dokunmak, vb. durumların da cinsel şiddete girdiğini örneklerle açıkladı.

Flört şiddetinden de bahseden Şahin, Çilem Doğan ile ilgili verilen hapis cezasının bu iktidarın kadınlara söylediği ‘’öldürülmediğin zaman cezanı çekersin.’’ gibi ibretlik bir rest olduğunu ve bunun tek vaka olmadığını belirtti.  Öte yandan, karısının Whatsapp mesajları yüzünden 88 yerinden bıçaklayan bir adama da 15 yıl verildiğini, namus kisvesi altında indirim alan bu adamın erkek yargı eliyle nasıl da savunulduğundan bahsetti.  Şahin; ‘’Çilem, cinsel, psikolojik ve fiziksel şiddete uğruyordu ve zorlanıyordu. Öldürmeseydi, öldürülecekti. Ama bu noktada diğer ceza ile bunu yargı eşit tutabiliyor. Bu nedenle bu kararlar kadınların nefsi müdafaasını ibretlik hâle getiriyor. Eğer öldürürseniz, bu durumun kadınlar için yargıda cezası zor olur, mesajını veriyorlar. Erkeklere ise ‘’Sen namusla ilgili bir hareket yaptığında mahkemede yeterince uslu durursan 15 yılla paçayı kurtarabilirsin.’’ mesajını veriyorlar. Erkek şiddetinde en çok karşımıza çıkan şey, 3-5 yıl yatarım cesareti. Bunu da destekleyen iktidarın ve onun yansıması olan bu yargı sisteminin verdiği izlenim. ‘’ diyerek, erkek egemen yargı sisteminin kadınların nasıl karşısında olduğunu örnekledi.

Şahin, İstanbul Sözleşmesi’nden asla vazgeçmeyeceğimizi belirterek sunumuna son verdi ve soru-cevaplara geçildi.

‘’Dijital Şiddet’’ – Av. Tuba TORUN

Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü etkinlikleri kapsamında düzenlediğimiz “Dijital Şiddet” konulu ikinci etkinliğimiz ise 28 Kasım 2021 günü, 32 katılımcı ile İzmir Mimarlık Merkezi’ndeydi.

Konuklarımız Av. Tuba Torun ve Psk. Seda Soylu ile dijital şiddetin hukuki ve psikolojik yönlerini detaylıca konuştuk ve sorularımıza yanıtlar aradık.

“Dijital Şiddet” pandemi koşullarının da körüklediği ve günümüzde iletişim kurmanın yanı sıra haber alma aracı olarak da sosyal medyayı kullanan birçok kişinin maruz kaldığı bir şiddet türü.

Av. Tuba Torun, siber şiddet, çevrimiçi şiddet, sanal şiddet şeklinde de adlandırılan dijital şiddet kavramının henüz yasalarımızda yer almadığını çözümün ön koşulunun öncelikle bu kavramı yasalara sokmak olduğunu ve kadınların dijital şiddete maruz kalma oranının  % 27 olduğunu ifade etti. Tabi ki yasalarda tam olarak bu adla yer almasa da yasaların uygun maddelerinden yararlanarak hukuki sürecin işletildiği bilgisini verdi. Dijital şiddetin, cinsiyetçi ifadeler ve küfür içermese de rahatsız edici ısrarlı bir takip şeklinde olabileceğinin de bilinmesi gerektiğini ekledi.

Torun, dijital şiddete maruz kalınması halinde mutlaka kanıt niteliğindeki kayıtların saklanması gerektiğini hatırlatarak başlatılan hukuki sürecin yanında rahatsız edici içeriğin kaldırılması durumu söz konusu ise 20.03.2012 tarihli ve 28239 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6284 sayılı ‘’Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’’a göre; savcılığa ya da 23.05.2007 tarihli ve 26530 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5651 sayılı ‘’ İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’’a uygun olarak Sulh-Zeza Hâkimliği’ne dilekçe verilerek aynı anda bu işlemin de yürütülmesinin önemini vurguladı.

Torun, Tüm bunların yanında ifşanın da meşru bir yöntem olduğunu, bir iftira iddiası durumunda da hukuki hak arama yollarının da açık olduğunu belirtti.

Mevcut iktidarın, göreve geldiği günden bu yana Kadın ve Aile’den Sorumlu Bakanlığın adını defalarca değiştirdiğini en sonunda içinde “kadın” kelimesinin dâhi geçmediği bir Bakanlık haline getirdiği ve “aile” kavramını kutsallaştırmaya çalıştığı bilinen bir gerçek. Torun konuşmasında; kadını yok sayan bu kutsal aile dayatmasının önümüze “Müslime” olayını getirdiğini, aile içindeki şiddetin bu şekilde üstünün örtüldüğünü ancak şiddetle samimi bir şekilde mücadele etmeye kararlı bir siyaset iktidara geldiğinde kayıplarımızı fazlasıyla geri alacağımıza inandığını söylerken bunun için de kadın dayanışmasının ve mücadele kararlılığının önemini hatırlatarak sözlerini tamamladı.

‘’Dijital Şiddet’’ – Psk. Seda SOYLU

Psikolog Seda Soylu ile devam eden söyleşimizde, dijital şiddeti psikolojik açıdan ele aldık.

Psk. Seda Soylu, ataerkil sistemin dijital şiddeti desteklediğini ve daha çok kadın ve çocukları mağdur ettiğini görüyoruz, diyerek sunumuna başladı.

Soylu, sanal dünyanın ilk örneği olan masallarda, örneğin Pamuk Prenses’te, Kül Kedisi’nde, Güzel ve Çirkin’de kadına bahşedilen görevlerin neler olduğunun tarif edildiğinin, kadının, hor görülmeye, aşağılanmaya, şiddete maruz kalsa bile ses çıkarmadan sabrederse sonunda nasıl yakışıklı bir prense, zengin ve rahat bir hayata kavuşacağının anlatıldığına dikkat çekerek şöyle devam etti: “Masallarda hakkını arayan ya da toplumsal cinsiyet rollerine uygun olmayan şekilde davranan kız çocuklarının, kadınların, kötü karakterler olarak sunulduğu ve böylece toplumsal cinsiyet rollerinin bebeklikten itibaren dayatıldığını fark etmemiz gerekiyor.’’

Soylu, masallara gönderme yaparak siber zorbalığın da kimliklerin, mekânların gerçekliğinin tam bilinmediği bir ortamda “maruz kalan” ve “maruz bırakan” olmak üzere iki taraflı bir ilişkilenmeyle gerçekleştiğini ifade ederek bunun “maruz kalan” tarafında endişe, panik, korku, kaygı, öfke, çaresizlik, suçluluk gibi duygulara neden olduğunu belirtti.

Soylu, özellikle dijital dünyada var olan “anonimlik’’ kavramının dijital şiddeti çok daha rahat doğurduğunu belirterek, dijital şiddete en çok kadınların, gençlerin ve çocukların maruz bırakıldığının altını çizdi. Özellikle gençler ve çocuklarda dijital akran zorbalığının da altını çizerek sebeplerinin kişinin verdiği zararı anlayamaması ve şiddeti tanımlayamaması olarak değerlendirdi.

Dijital şiddetle mücadelenin, öncelikle neyin suç olup olmadığı konusunda bilgilenmekle başladığını, sosyal, hukuki ve ihtiyaç varsa psikolojik destek almak için sorunu mutlaka yakınlarımızla paylaşmamız gerektiğini, dayanışmanın her daim ilerletici rol oynadığını ve özellikle feminist kimliğin koruyucu rolünün de altını çizerek değindi.

Ayrıca, çocuklar ve gençleri korumak için ebeveynlerin yasak ve cezalarla değil, bilgilendirerek öğretme yolunu benimsemelerinin önemine dikkat çekti.

Soylu, İstanbul Sözleşmesi’nden asla vazgeçmeyeceğimizi ve feminist mücadelenin kararlılığının şiddete ve şiddet temelli sorunlara kalıcı çözümler üreteceğini belirterek sunumunu noktaladı ve soru-cevaplara geçildi.

 

Bizler; TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu Kadın Çalışma Grubu olarak, kadına yönelik şiddetin temel kavramları üzerinde durarak, özelde çağımızın en büyük sorunlarından Dijital Şiddet’i hukuki ve psikolojik anlamlarda değerlendirdik.

Bilindiği üzere, kadına yönelik şiddetin tarihçesi oldukça eskilere dayanmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca dünyanın dört bir yanında, eşitlik ve özgürlük mücadelesi veren kadınlar, eril zihniyetin sürdürücüsü iktidarların hedefi olmuştur. Kadınlar, şiddetin her türlüsüne maruz kalmalarına karşın, eşitlik ve özgürlük mücadelelerinden asla vazgeçmemiş, tam aksine mücadelelerini her gün yaygınlaştırmıştır.

Eril siyasetin tüm uygulamaları, kapitalizmin devam edebilmesi için kullanılan tüm araçlar, eşitsizlik, savaş ekonomisi, tekrar tekrar üretilen şiddeti meydana getirmektedir. Bunlara ek olarak tüm Dünya’nın mücadele ettiği covid19 salgını dolayısıyla şiddetin katlanarak artmasına ve kadınların daha fazla sömürülmesine sebep olmuştur. Normal zamanda bile kadına karşı şiddeti önleme mekanizmaları doğru düzgün işlemezken, kadınlar salgın nedeniyle aylarca kendisine şiddet uygulayan erkekle aynı evde kalmak zorunda kaldı. Kadınlar bu dönemde, şiddete daha çok maruz kaldı ancak seslerini dahi duyuramadılar.

Biz kadınlar, her alana uzanan cinsiyetçiliğin ve eril zihniyetin yarattığı şiddet kültürüyle karşı karşıyayız. Buna son verilmesi için çağrı ve taleplerimizi bir kez daha tekrarlıyoruz: Devlet kadına karşı şiddeti önlemek için her türlü tedbiri almakla yükümlüdür. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği’ni, toplumun tüm kesimlerine yaygınlaştırmak için politikalar üretmelidir. Cinsiyete dayalı ayrımcılığı ortadan kaldırmalıdır. Kadına karşı şiddet uygulayan failler hakkında etkili ve caydırıcı cezalandırma yoluna gidilmeli ve cezasızlık politikalarından vazgeçilmelidir.

Ve bir kez daha HAYKIRIYORUZ!

Kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddet POLİTİKTİR.

Eşitlikten, adaletten, haklarımızdan ve İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN VAZGEÇMİYORUZ!